Suat Tore
World of Traveller

18. Genel Kurul Üzerine (II) – (23.01.2008)

Mart 29th 2010 in Türkçe yazıları

Suat Töre

DENİZ Tüfekçi’nin TÜRSAB Genel Kurulu yorumunu sürdürüyoruz.
“Genel Kurul’un toplanmasına 15 gün kala her ne kadar bir araya gelip anlaşmadıkları söylenen adayların Başaran Ulusoy karşısında her konuda, başkanın kim olacağı dışında anlaştıkları ortaya çıkmıştı. Aydın Yaylacıklılar, bu tabloyu kendince ve ağabeyleri ile değerlendirip, sitesine kayıtlı üç yüz küsur seyahat acentesinin de kendine oy verme gibi bir misyonunun olmadığını görünce gönlündeki aslanı tekrar, belki de bir daha hiç çıkarmamacasına kafesine sokma kararı aldı. Aydın Yaylacıklılar, başkan adaylarının “Başaran Ulusoy başımızdan ayrılmasın, bizi dilediği şekilde yönetsin” ortak kararını hissedip, kenara çekiliverdi.
Rıza Epikmen, bir müddet sonra herkes onun çalışmaya başlayıp, il il dolaşıp kendini, programını anlatacağını düşünürken, sanki içgüdüsel dürtülerle, uzun bir müddet hareketsiz, eylemsiz kaldı, bazı şeylerin göründüğü gibi olmadığını, gördüklerinin de bir ay öncesine göre gittikçe farklılaşmaya başladığını hissetti. Bu arada bölük pörçük, örgütsüz bir yerel eylemler zinciri kendiliğinden oluşmaya başladı. Bir grup üye, “Acaba Başaran Ulusoy’a baskı yapsak sonuç alır mıyız?” türünden dileklerini yüksek sesle söylemeye başladı. Bu düşünceler uğultu halinde bölgelere yayılmaya başlayınca, istisnasız herkes “rahatsız” olmaya başladı. Bunların başında, her görüştüğüne kaç gününün kaldığını söyleyen, ailesini öne çıkartıp, kendine haklı mazaret yartatmaya uğraşan, kafasında TÜRSAB ile ilgili hiçbir plana kendisini yerleştirmeyen Başaran Ulusoy’un kendisi geliyordu. Zaman zaman kendisine dostça bu işi bir kez daha düşün babından söz söyleyenlere biraz sertçe, biraz da yorgun gözlerle hayır demekten kendini alamıyordu.
Ülkede genel seçimler bitmiş, yeni hükümet göreve başlamışken ağustos ayının ortasında Başaran Ulusoy bir yandan eşyalarını paketleyip kendi ofisine taşıyor, diğer yandan kendini yeni hayatına hazırlama planları yapıyordu. Uğultulardan rahatsız olan ikinci kişi, pek istifini bozmasa da Rıza Epikmen’di. Kendine bir yol çizmiş, planını -bir planı olduğunu kimseye bildirmese de bunu kimseyle paylaşmasa da- rahatsızlığını belli etmeden gelişmeleri beyninde kaydediyordu.
Semih Selimoğlu, Aydın Yaylacıklılar, İskender Çayla karşılarında Rıza Epikmen’i görmeyi beklerken, birdenbire tekrar Başaran Ulusoy’u görme gibi bir durumla karşılaşmaktan hiç hoşlanmamışlardı. Kendileri aldırmaz görünse de taraftarları ya da Başaran Ulusoy karşıtları bu uğultulara tepki duymaya, ne oluyor demeye başladılar.
Çok geçmeden, Rıza Epikmen nabız yoklaması ile tabloyu gördü ve bu dönem TÜRSAB yönetiminde görev almayacağını, Başaran Ulusoy ile görüşerek kendisince uygun olanın bu dönem aday olmamak olduğunu hem ona hem de gerekçeleri ile kamuoyuna deklare etti. Başaran Ulusoy ise göreve talip olmadığını, kendi kararının değişmediğini, ailesine karşı da görevleri olduğunu, ama “beni tekrar TÜRSAB’da görmek istiyorsanız, talebiniz konusunda atacağınız somut adımları tekrar değerlendireceğim” mesajını başta BYK başkanları olmak üzere yakın bulduğu tüm üyelere hissettirdi. Ona her koşulda, her zaman biat eden çok yakınındakileri bir kenarda, karar oluşturma sürecinde onları dışarda tutarak, yönetimini topladı, bölge yönetimlerini topladı, profesyonel kadrosunu topladı, komiteleri, akil adamları, bağımsız gördüğü, kendi kontrolüne giremeyecek birçok insanı, meslektaşını toplantılar yaparak dinledi ve adaylığını açıklamaya karar verdi.
Başaran Ulusoy’un karşısına aday olarak çıkacaklar bu duruma şaşırmışlardı. Şaşkınlık hem hayal kırıklığı hem de çaresizlik kokuyordu. Başaran Ulusoy yandaşları, başaranlar ile şaşıranlar arasında geçecek bir seçim yarışından dem vuruyorlardı. Adı bende kalsın “Bilseydim başkanım sizin aday olacağınızı, biz bu işe hiç girmezdik” diyen başkan adayı (!) bunun en tipik örneğiydi.
Muhalefet ya da yönetime aday olan gruplar, aralarında kimin başkan olacağı konusu hariç her konuda birleşmiş, birbirini tekrarlayan ya da ufak tefek eksiklikleri ile tamamlayan, aynı düzlemde, aynı söylemde hareket ediyordu. Ne herhangi birinde bir “kadro” harekâtı vardı, ne de kadro. Kim kimi buluyorsa, kim kendini ufak bir pazarlık sonucu yönetimde görmek istiyorsa, kim bu işe biraz gönüllü ise o kişiler listelere alındı. Seçime ilkesel bir birlik ile de katılan bir liste yoktu.
Öyle olmuş olsaydı, Rıza Epikmen’in Başaran Ulusoy listesinde yer almayacağını duyan bir adayın “gel başımıza geç, adayımız ol ya da aramıza katıl” türü çağrısı olabilir miydi? Hem 8 yıllık yönetimin karşısına çık, yönetimi eleştir, beğenme, hem de o beğenmediğin yönetimin 2. adamını içine almak, başına getirmek için teklifte bulun! O zaman sormazlar mı adama, “sen bu adamlara, bunların yöntemlerine karşı değil miydin? Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu! Yoksa senin derdin turizm, mesleğin, işin değil, Başaran Ulusoy’un ta kendisi midir?”
Rıza Epikmen’in derdi seçilmek ya da yönetimde olmak olsaydı, bu birliktelik sağlanabilirdi, ama Rıza Epikmen kamuoyu kararına duyduğu saygıyı hiç yitirmeyerek elinin tersi ile ve vakarla bu ve benzeri tekliflere hiç yüz vermedi. Muhalefetin hiç ön plana çıkarılmaya çalışılmasa da ortak hedefi yönetim filan değil, Başaran Ulusoy’un kendisiydi. Öyle olmasaydı, hiç Rıza Epikmen’e teklif götürülür müydü?”
Haftaya da devam edecegiz.

e-mail: suattore@smpublication.com

(23.01.2008)




required



required - won't be displayed


Your Comment:

İNTERNETTEN müthiş güzel mailler geliyor. Buyrun bu da İstanbul için olanı.
“Kötü yemekleri pahalıya, iyi yemekleri çok pahalıya yersin. Şehrin yüzde 70’i Karadenizli veya Doğuludur.

Previous Entry

Deniz Tüfekçi’nin TÜRSAB Genel Kurulu yorumunu sürdürüyoruz:

“Muhalefet, muhalefet derken kuşkusuz hepsinin kendine has özellikleri vardı. Hepsini bir torbaya koymak acaba ne derece uygundur?

Next Entry