Suat Tore
World of Traveller

18. Genel Kurul Üzerine (III) – (30.01.2008)

Mart 29th 2010 in Türkçe yazıları

Suat Töre

Deniz Tüfekçi’nin TÜRSAB Genel Kurulu yorumunu sürdürüyoruz:

“Muhalefet, muhalefet derken kuşkusuz hepsinin kendine has özellikleri vardı. Hepsini bir torbaya koymak acaba ne derece uygundur?
Şekil olarak farklı görünse de biçimsel konularda farklılaşsalar da özünde aynı temelde, aynı dürtüler üzerine kurulu, ama belki ağır bir itham olarak görünse de “güdük’’ bir öz etrafında birleşen muhalefet karşımızdaydı. Zaten kampanyaları sırasında birbirleriyle aralarındaki farkları, farklılaştıkları noktaları hiç ortaya koymadılar, böyle bir çabayı gösterdiğini şimdi iddia eden varsa, bilmelidirler ki bu çabaları kamuoyuna hiç yansımadı.
“Başaran Ulusoy kötü!’’ tezi üzerinde şekillenen stratejinin öte yanını hiç hesap edememenin acemiliğiyle seçim çalışmalarını yürüten muhalefet için öte yanı olan “yönetimin arda kalanı iyidir, yapılanlar iyidir, vs.vs’’ noktasını kabul etme durumunda olduklarını fark edemediler. İster istemez Başaran Ulusoy karşıtlığına odaklanan çalışmaların kitle önünde pek de inandırıcılğının olmadığını anlayamadılar. Temel yanılgı işte bu noktada ortaya çıkmıştı.
Diğer yandan yapılanları yok sayan, değinilmeyen ya da yapılanların tamamını tu-kaka eden söylemin ters teptiğini hesap edemeden yürütülen seçim stratejileri de kitleler nezdinde kabul görmeyip iflas etmekte gecikmedi.
Ancak, çok ciddi yolsuzluk, suiistimal gibi durumlarda bir yönetim ibra edilmez, böyle bir kuşku, şüphe, yaygın bir kanaat ne 17. Genel Kurul’da görev alan, ne de geçmiş tüm yönetim kurulları için söz konusu edilmişti. Ancak yönetimin ibrası için yapılan oylamada karşı listelerde yer alanların bir kısmı, bazı liste başları 17. Genel Kurul tarafından seçilen yönetim kurulunu “ibra’’ etmediler. El kaldırmadılar. İbra etmeyenlerin çok ciddi iddialarının olması ve bu iddialarını paylaşmaları beklenirken bunu da yapma gereği duymayan ekip başları genel kurula katılan üyelerin tepkilerine muhatap oldular.
Başaran Ulusoy’un geçen dönem görev alan yönetimi ise yaptıklarını anlatma konusunda tam bir “özürlüler ordusu” görüntüsü vermesine karşın muhalefet bu ortamdan da yararlanabileceği stratejiyi oluşturma becerisi gösteremedi.
Görünen veya edinilen izlenimize göre, “otoriter başkan’’, her şeye tek başına karar veren başkan, demokrasinin olmadığı TÜRSAB türü söylemler sorunların önündeki tek engelin Başaran Ulusoy olduğu savı, muhalefetin üyeler arasındaki etkinliğini daha en başta kırmaya yetmişti. Halbuki, bu basmakalıp yaklaşımı öne sürmek yerine, sistem üzerine söylemlerini oturtabilseler, dışa dönük mücadeleyi temel platform olarak algılayabilseler, yek vücut siyaseti etkileyecek, bürokrasiyi yönlendirebilecek, kamuoyunu oluşturabilecek projeler üzerine yoğunlaştırabilselerdi söylemlerini, o zaman etkili olma şansları olabilirdi. Yanılgı ve hatalı stratejilerin temelinde ise “yetersizlikten’’ başka bir şey yatmıyordu.
Tabii strateji diye bahsettiğim şey Başaran Ulusoy dışında hiçbir adayın üzerinde kafa yorup, plan yapıp ortaya koyduğu bir konu değildi. İskender Çayla temel stratejisini ıska geçerken, kişilere yönelik herhangi bir yargısını genel kurul öncesinde yansıtmamış, biçimsel stratejisini kişiler, kişilikler üzerine değil kendi söylemleri üzerine oturtmaya çalışmıştır. Grubunun İskender Çayla ile aynı görüntüyü vermemesi ise onun bu konudaki çabasını boşa çıkartmıştır.
Muhalefet ekipleri ne 17. Genel Kurul’da görev alan yönetimin yaptıklarını ele alıp teker teker eleştirebildi, ne yapılanlardan haberdar oldukları konusunda bir izlenim verebildiler ne de yapılamayanları, kendilerince bu yapılamayanların nasıl yapılacağı konusunda inandırıcı olmayı bir yana bırakın, herhangi bir söylemde bulunabildiler. Muhalefet’in en temel yanılgısı ise geçmiş ile ilgili söylemleri ön plana çıkartıp, yapılanları gündeme getirip onun üzerine geleceğin planlamasını, mühendisliğini kuramaması idi. Geleceğe dair en temel söylem, “pazartesi kendilerinin TÜRSAB yönetimine geleceği’’ idi.
Bu muhalefetin nasıl bir muhalefet olduğu konusunda söylenen en acı söz ise espirili bir yaklaşımla, “olsa olsa hava muhalefeti”dir sözüdür.
Yine muhalefet’in ortak bir stratejisi var mıydı sorusunu sorarsak, evet vardı diyebiliriz. “Başaran Ulusoy başkanlığa nasıl devam eder?’’
İskender Çayla, sektörümüzde çalışma yöntemleri, iş disiplini, bürokratik yeteneği ile kendi işinde gösterdiği başarısı ile herkesin değer verdiği bir meslektaşımız olarak, kendinden beklenen bir üretim ile genel kurula hazırlanıp, il il dolaştı, bunun da meyvesini seçimde 2. sıradaki ekibin başı olarak aldı.
Aslında, İskender Çayla tipi üyelerin her yönetimde görev alması TÜRSAB için son derece yararlıdır. Sorun bu değil, sorun “liderlik’’ noktasında düğümlenmekte, liderliğin sonradan öğrenerek değil, başka yetenekler gerektirdiğini anlayamamaktaydı. İşyerlerimizde de zaman zaman çalışmasından çok memnun kaldığımız elemanlarımızı bir üst düzeye yükselttiğimiz zaman aynı verimliliği alamadığımız sıkça görülmektedir. Ne yazık ki o konumlarında ısrar edildiği takdirde, hem eski görevini yapan elemanımız, hem de yeni tanımladığımız işinde aynı elemanımızı kaybediyoruz. Görüldü ki, bir başka konumda çok başarılı olabilecek bir meslektaşımız, “başkanlık” gibi bir konumda aynı başarıyı yakalamakta güçlük çekebiliyor. Toplumlarda liderliğin önemini, sadece seçimlerde değil, sosyal yaşamda da payının büyük olduğunu algılamanın önemini ders olarak görmekte yarar var.
İskender Çayla’nın programını bile okuma gereği duymayan ama onunla yaptığı bir görüşmede edindiği izlenime dayanarak bir meslektaşımızın biraz da espirili yaklaşımı ile vardığı yargı şuydu. “Bu iş kahveyle, çayla olmaz!’’
Kuşkusuz İskender Çayla’nın web sitesinde yazdıkları, diğer muhalefet adayları ile kıyaslanmayacak derecede dolgun, haber dolu, hem düzen, hem erişilebilirlik hem de biçimsel açıdan en doyurucu olan site idi. Ama diğer adaylar ile kıyasladığınız takdirde.
Bir televizyon programında söylendiğinde dinlenebilecek entelektüel içerikte olmak dışında üyesine herhangi somut bir öneri getirmeyen, dar kapsamlı, aslında Kültür ve Turizm Bakanlığı’na ait olan işlere soyunmak gibi program demetinin üyeye doğrudan bir şey kazandırmayan içerik ve bu içeriği değiştirme, zenginleştirme konusunda uyarılara kulak tıkayan tavrını ısrarla korudu. “Ben ne yapacağımı biliyorum, kimsenin aklına gereksinim duymuyorum’’ babında, özgüven içeren, ancak üyesi ile arasına duvar ören anlayışın eseri olan bir program ile başarılı olmak neredeyse olanaksızdı. Gündemi kavrayamamış, ağırlığı olmayan bir program taslağı olma noktasına bile erişmemiş yazın demeti ile varılan nokta pek de şaşırtıcı olmamalıydı. İskender Çayla, programı ile yeterli ya da yetersiz, gündemi yakalamış ya da uzağına düşmüş, önemli değil, sektörde düzgün iş yapan, işini de iyi yapan, cesaretli, dürüst, çalışkan, demokrasiye inanmış, düşündüğünü doğrudan söyleyen, belki birçok konuda deneyimsiz, ama elini taşın altına koyarken birilerini hedef almadan sadece amacına yoğunlaşmış bir meslektaşımız olarak güzel bir örnek sergiledi. Ekibi ona destek olurken ne yazık ki programı ya da söylemi ile değil, Başaran Ulusoy ve onun yönetim anlayışına karşı olmaları nedeniyle onun yanında yer aldı. Açıkçası kendi ekibi içinde bile yalnız kaldı. Bunu bir eleştiri olarak değil,ama bir saptama olarak, bu koşullarda daha iyisinin olamayacağını bilerek, gözlemimi yansıtıyorum.”
Haftaya da devam edeceğiz.
e-mail:suattore@smpublication.com

(30.01.2008)




required



required - won't be displayed


Your Comment:

DENİZ Tüfekçi’nin TÜRSAB Genel Kurulu yorumunu sürdürüyoruz.
“Genel Kurul’un toplanmasına 15 gün kala her ne kadar bir araya gelip anlaşmadıkları söylenen adayların Başaran Ulusoy karşısında her konuda, başkanın kim olacağı dışında anlaştıkları ortaya çıkmıştı.

Previous Entry

Deniz Tüfekçi’nin TÜRSAB Genel Kurulu yorumunu sürdürüyoruz.

“SEMİH Selimoğlu ile ilgili strateji ve yanılgılar üzerinde söylediklerime ilave olarak söylenecek pek fazla şey yok. Rıza Epikmen’in adaylıktan çekilmesi ile birlikte o ve ekibi için bu genel kurulun seçim kısmı zaten bitmişti.

Next Entry